Turhan Selçuk (1922-2010)
12 Mart 2010 | Yazan: ozan | Kategori: illustrasyon, kültürfizik | Etiketler: Abdülcanbaz, çizgiroman, karikatür, kimler geldi kimler geçti, Turhan Selçuk | Yorum yok »Ustanın anısına, saygıyla…
Ustanın anısına, saygıyla…
Yukarıda gördüğünüz, emekli kitle iletişim hocası Jack Shaheen‘in kitabı Gerçek Kötü Araplar: Hollywood Bir Halkı Nasıl Kötü Gösteriyor adlı kitabından uyarlanan ve Shaheen’in yine kendisiyle birlikte çekilen belgesel film. Beni en çok etkileyen kısmı çok sevdiğim Back to the Future‘la ilgili olanı oldu. Gerçekten de Araplarla, Ortadoğu’yla hiç ilgisi olmayan bu filmde niçin çok sevgili Emmit Brown’umuza ateş açanlar Libyalıydı ki? Ve dahası bu konular üzerine az çok kafa yorduğunu sanan ben, artık “Kötü Arap” stereotipini ne kadar kanıksamış olmalıydım ki hayatım boyunca en çok izlediğim filmlerden birindeki bu önemli sahneyi hiç bu yönüyle düşünmemiştim? İzlerken kendime kızdım. Benzeri sahneleri kanıksamış benim gibi milyonlarca milyarlarca başka insan olduğu fikriyse gerçekten korkunç. Wiki’de filmde ve kitapta anılan en anti-Arap filmler listesini ve tersinden daha küçük bir olumlu listeyi görmek mümkün.
Bu vesileyle aynı yönetmenin elinden çıkan Said’in Şarkiyatçılık Üzerine röportajlarını da izlemiş ve Osmanlı/Türkler için de yapılmış benzeri çalışmalara göz atmış oldum. Hemen kolayda neler var onları da bir sayalım: Giovanni Scognamillo – Batı Sinemasında Türkiye ve Türkler, Leyla Coşan – Tanrım Bizi Türklerden Koru, Andrew Wheatcroft – Korkunç Türk: Batının Gözüyle Osmanlı, Selçuk Ünlü – 19. Yüzyıl Alman Edebiyatında Türkler, Herkül Millas – Ayvalık ve Venezis: Yunan Edebiyatında Türk İmajı. Listeye önerileri de bekliyorum.
Ritim oyunlarına taktık şu ara. Guitar Hero ve Rock Star‘dan sonra işin özüne dönüp DDR (Dance Dance Revolution) oynayayım dedim. Dedim ama buna dans pedi de lazım. Nerde vardır, ne kadardır diye ped aranırken şunu bulduk: Dance Praise. Bildiğin aynı dans oyununun, müzik olarak sadece Christian Pop/Christian Rock vs. içeren evanjelik versiyonu. Bu WASP arkadaşların müzik, dans, oyun ve neredeyse hemen her yeni şeyi önce “şeytan icadı” diye yaftalayıp, ardından kendilerine adapte etme çabalarına hayranım doğrusu. İnancı, imanı dijitale dökme işi bu sefer yapımcı firmanın adından sloganına her yere yansımış: Digital Praise, Inc. (Dijital Şükür A.Ş.), “Glorifying God Through Digital Media” (“Dijital Medya Yoluyla Rabbimize Övgü”). Dance Praise‘in türkçesine de yazının başlığını uygun görüyorum. Acaba başka örneği de var mıdır diye arattığımda Dance Dance Resurrection‘a ulaştım. Görseller de onun. Ama bu feci halde dalga geçilmiş izlenimi yarattı bende. Öyleyse bile daha dürüst, daha yaratıcı, daha orijinal bir çalışma olmuş. Özellikle imanlı Amerikan teyzelerin rock’n'roll’da hep şikayet ettikleri backmasking tekniğini kullanarak oyunda çalan şarkılarla mesaj vermeleri pek manidar bir de.
Geçtiğimiz günlerde yurdumuzun değişik yörelerinde yaşanan linç girişimleri hepinizin malumudur. Bu tip olayların ardından gelen/gelebilecek “münferit vaka”, “duyarlı vatandaşlar”, “büyütülecek bir şey değil” ve benzer türlü klişe açıklamayı da daha söylenmeden tahmin edebiliyoruz zaten. Manisa’da Romanlara yapılanların ardındansa ilk defa ezbere bilmediğimiz bir açıklama geldi, 21. yüzyılda göçebeliğin insana yakışmayacağı söyleniyordu devletin yereldeki en yetkili ağzından. Açıkçası şaşırdım. Eğer Romanlara karşı alınan tavrı salt kaba bir milliyetçilikle açıklayacaksak bu nasıl bir milliyetçilikti ki hep övündüğü Türklüğünün en eski özelliğinden vazgeçmek gerektiğini söylüyordu? Dört nala Uzak Asya’dan gelenler biz değil miydik de şimdi kime akıl veriyorduk?
Ama işin trajikomik boyutu burada bitmiyor: Son kalan göçer Yörük/Türkmen aşireti olan Sarıkeçililer de senelerdir türlü şekillerde, gerek yasalar ve resmi makamlar gerekse bizzat vatandaşlar tarafından mağdur ediliyor. (1, 2, 3) Bize hep anlatılan atalarımıza halen en benzeyen olmaları maalesef bir şeyi değiştirmiyor. Çoğunluğa benzemek gerekiyor, tektip olmak gerekiyor. Olunmadığında, aksi olunduğunda kimi vatandaşlarımız çok alınıyor, zaman zaman da şok ve cinnet geçiriyor. Öyle ki bazen yasadan, kanundan önce siviller kendileri adalet dağıtmak istiyor. Kimileriyse Manisa’daki olaylardan sonra, daha önceki bir çok olayda bizzat bu “adalet dağıtma” işine soyunanlar arasında Roman vatandaşlarımızın da bulunduğunu adeta onayarak, överek ifade etti. Entegrasyon tam da böyle bir şey olmalı! Fakat başka azınlığın olmadığı yerde, böyle çabalar da namümkün, zira etnik olarak çoğunluktan olan bir “azınlık” dahi adaletsizlikten payına düşeni alıveriyor.
***
Ajanslardan elim havadisleri takip ederken, Kultur Shock’un yeni albümü Integration‘ı (Entegrasyon) edinmemle olaylara başka açıdan da bakmaya başladım. Kultur Shock Roman-Amerikalı ve tam da adı gibi bir müzik grubu. Kayıtlara tür olarak “Gypsy Punk” diye geçse de Gogol Bordello’yla farklarını izah etmek adına “Balkan Metal” diyelim. Bu albümün şimdiye kadar yaptıklarından farkı, artık yüzlerini gelenekselden ziyade iyiden iyiye günümüze dönmüş olmaları. Dünya gündemini en iyi takip ve analiz edebilmiş bir başyapıtla karşı karşıyayız. Entegrasyon ve alametifarikaları olan kültür şoku zaten demirbaşlarından. Üstüne üstlük bu sefer kendi ürettikleri bu yeni müzik ve kültüre karşı da bir farkındalık da geliştirmişler. Son bir kaç senedir giderek artan (ve bizde de iyiden iyiye hissedilen) Batılı Beyaz Adam’ın “Balkan seviciliği”nin gerçek yüzünü teşhir ediyorlar. Kultur Shock bu albümde Batı için Müslümanlar, Araplar, Siyahlar, Meksikalılar, Türkler ve Romanlar’ın ortak anlamını herkese gösteriyor: Öteki.
Öteki’nin anlamı, yeri ve zamanına göre değişse de “Öteki olma”nın anlamı ve aslında dini/siyasi/etnik/ulusal ve hatta artık “ulusüstü” (ör: Avrupalı) kimlikler yaratılırken hep bu Öteki’ye duyulan ihtiyaç nedense halen sürüyor, hiç tükenmiyor. Dolayısıyla en tektip olduğumuz an bile içimizden birilerini Öteki ilan edeceğiz. Ki her Öteki için de karşısındaki diğeri esas Öteki olan. Buradan bakıldığında bizim için “ahlakını almayalım” dediğimiz Avrupalı da bunlardan biri. Romanların makus talihiyse zaman ve mekandan bağımsız, her coğrafyada herkesin ötekisi olmaları.
***
Kultur Shock – Ör Duvarı!
Herkes futbolu, herkes Fransa’yı
Fransa da sever kendi Afrikalısını
Eğer isyan ederse biter işin gırgırı
Neden hepsi olamaz sanki
Zinadine Zidane gibi?
Ne güzel mavi gökleriniz,
sarı ekinleriniz
ve mor dağlarınız majeste,
bereketli ovalarınız üstünde
Amerika Amerika* la la la
Hergün Meksikalı besler
ve hergün inşa eder
Amerika’yı,
işlerini bitirince
at hepsini dışarı!
Ör duvarı ör duvarı!
Ör duvarı
Ör duvarı!
Herkes dans ediyor Balkan folk
Herkes kültürleniyor, herkes şok!
Severler yeteneğimizi
ve artistliğimizi
Ya bizi?
O kadar çok ki!
Herkes hastası herkes böreğin
Pek seveni yok Mustafa’nın, Ali’nin
Kebap, döner ve işkembe
Postaya verin, gelmeyin İsviçre’ye.
~ ~ ~
*Bu kısmı dinlerken Celal İnce‘yi hatırladım.
Soldaki, İpek’ten dinlediğimiz (onun tanımıyla psychedelic) hafıza tekniği animasyonundan bir kare, sağdakiyse Can’ın pimp your stereotype! işinden. Waschbecken (alm. lavabo) için “Vaş! Bakın! Vay anam vay!!” diye Türk köylüsü gibi konuşan Alman stereotype’ı mı yoksa onun gibi görünen Türk stereotype’ı mı? Bir anlık dahi olsa benzer bir frekansı yakalamalarına pek bir hayret ettim. Adeta Can’ın görsel olarak gösterdiğinin istemdışı sözel bir karşılığı gibi.

Alternatif sanat fuarı Preview Berlin, eylül sonu geçen sene tasfiye edilen Tempelhof Havaalanı’nda düzenlendi. Fuarda, daha çok genç sanatçıları bünyesinde barındıran küçük ölçekli galeriler işlerini sergileme imkanı buldular. İşlerin, check-in bankoları ve bagaj bantlarının arasına serpiştirilerek, nispeten dağınık bir düzende sergilenmesi, bende bir nevi bit pazarı etkisi yarattığından olacak, oldukça hoşuma gitti.
Dikkatimi çeken işlerden ilki Slovak sanatçı Robert Kunec‘in 1/1 Suicide Bomber yerleştirmesiydi. Kunec bir intihar bombacısının 1/1 boyutta maketini sergilerken, maketin parçalarını birleştirip bir intihar bombacısı yapıp yapmamayı bize bırakıyor. Maket oyuncak metaforu, kitle medyası tarafından çabucak stereotipleştirilen, lanetlenen ve üzerinden bir korku kültürü inşa edilen intihar bombacısının psikolojik derinlikten yoksun algıladığımız veya algılamak istediğimiz şekline işaret ediyor. Beklenmedik bir anda, onlarca masum insanı öldürmek düşüncesinin bize verdiği rahatsızlığın, bir insanın neden intihar bombacısı (medyatik ismiyle intihar komandosu) olmak isteyebileceği üstüne kafa yormaya engel olduğunu söylüyor Kunec. Kunec’in işi “dağdan inme”, “normal vatandaş olarak hayata devam etme” gibi terimlerin gündemde olduğu bu dönemde “terörist kimdir?” sorusu üstüne de tekrar düşünmemiz için bir vesile olursa ne ala…



ATM Gallery (yanı başındaki ATM makinesinden adını alıyor olmalı) Brunnenstrasse’deki küçük ölçekli (hem bütçe hem sergi alanı anlamında) ve bağımsız galerilerden biri. What’s the colour of money? sergisiyle Berlin bazlı sokak sanatçısı EMESS‘in işlerine yer veriyor. “Sokak sanatı neden galeriye giriyor?” tartışmasını kayda değer bulmakla beraber şu anda bir yana bırakıyor ve EMESS’in sanatına odaklanıyorum: EMESS büyük boyutlu stencil’leri seviyor ve ahşap ve bakır gibi malzemelerle açık alan yerleştirmeleri yapıyor. What’s the colour of money? projesinde ise hakim olduğu teknikleri para üstünde uygulamış. İngiliz sterlini, Amerikan doları, İsveç kronu ve Türk lirası gibi paraların üstünde yer bulan önemli şahsiyetlerden stencil portreler çıkartıyor, bunları Beatles, Prince ve Aerosmith’in şarkı sözleriyle bir araya getiriyor ve pop-art bir üslüpla boyuyor. Parayı varolan yan anlamlarından biraz soyutlayarak paranın pop bir obje olarak hayatımızdaki yerini ve günlük yaşamda parayla olan ilişkimizi sorguluyor. EMESS’in estetik duruşu sokak sanatının pop-art, Dada ve konstruktivizm gibi ekollerde yatan köklerini görünür kılması adına da dikkat çekici. Birbirinden tümüyle alakasız iki çağrışım ise sergiyi gördüğümden beri zihnimde yer etti: İlki artık ciddi bir mercandising işine dönüşmüş Obey ve müsebbibi, sanatçı Shepard Fairey. İkincisi izlemeyenlere şiddetle tavsiye edilen Scorcese’nin büyük eseri The Color of Money.

Belki dikkatinizi çekmiştir, İstanbul’da bu sonbahar ciddi bir sanat hareketliliği var. Bunda Bienal’in etkisi tabiiki büyük. Maalesef daha görme şansım olmadığı için nitelik hakkında yorum yapamıyorum, ama sergi ve festival niceliği heyecan verici.
Berlin’de de durum aşağı kalır değil. Eylül sonu vuku bulan “büyük” sanat fuarı Art Forum, beraberinde bir çok Anti-Art Forum, Anti-Anti Art Forum sergisinin de açılmasına imkan verdi. Eş zamanlı olarak bir çok irili ufaklı, sermaye destekli ve desteksiz galeriler de ürünlerini görücüye çıkardılar. Bütün bu sanat curcunası yan etkinlikleri, bittabii pek sevilen açılışları ve partileriyle şehirde yoğun bir sanat trafiği yarattı. Bu sürede genç çağdaş sanat adına iyi işler görme şansım oldu. Az biraz gecikmeyle de olsa bunlardan dikkate değer olanları yazayım istiyorum. İlgi ve alaka için şimdiden teşekkür ederim.
Tarantino’dan önce, tabii ki Yeşilçam vardı! Hem Bang Bang‘i hem de spagetti westernleri ondan önce keşfeden… Neden bilmem, Karaca’nın böyle bir Bang Bang aranjmanı olduğuna pek inandıramıyorum kimseyi. Belli ki Cher/ Dalida / Nancy Sinatra/ Ajda ve hatta Kill Bill yüzünden bir “kadın şarkısı” olarak yer etmiş kafalarda, dolayısiyle bir yakıştıramama mı oluyor acaba? Oysa Stevie Wonder, Frank Sinatra, Paul Weller gibi bir çok erkek vokal de şarkıyı kaydetmiş. Bunun dışında Türkçe’de bir de tabii Gönül Tecer’in farklı aranjmanı Dan Dan var.


Filmin kendisi ayrı şahane yalnız. Karaca’nın hiç görmediğimiz oyuncu yanıyla karşılaşıyoruz. Yönetmeni Yücel Uçanoğlu için, hemen her dönemin furyasına uygun işler yapmış desek yanlış olmaz. Dram ve aventürle başlayan kariyerine western, polisiye ve tarihi filmleri de sığdırdığı kadar, 70′lerdeki erotik ve arabesk furyalarını da ıskalamamış. Ve tabii 80′li yıllara dair aklımıza gelen ne varsa yine yönetmenin filmografisinde mevcut. Herşeyden önce Ahu Tuğba var: Kumar (1988), Evcilik Oyunu (1988), Yağmur Altında Bir Kedi (1989), Acı Yıllar/Lekeli Melek (1989), Aşk Üçgeni (1990), Suçumuz Kadın Olmak (1989), Akdeniz Güneşi (1990). Sonra Küçük Ceylan, Tarık Tarcan ve elbette Yaşar Alptekin, hem de en unutulmaz performansıyla: Salıncakta Üç Kişi! Son olarak tv dizileri çekmiş, ki aralarında şimdiden absürd klasikler arasına girmiş olan İyi Aile Robotu (Babür) de var.
Esas filmimize dönersek; umarım tez zamanda, biraz Cem Yılmaz’ın Yahşi Batı’sının da rüzgarıyla, tüm Yeşilçam westernleri artık DVD’ye basılır. Hem Quentin’in de izleyip, bir dahaki sefere bize de bir gönderme yapma fırsatı olur, fena mı?

Nicedir hani “demokratikleşiyoruz” ya, tartışılıp duruluyor okullarda andımız kaldırılsın mı, üniforma kaldırılsın mı… Biz de ucundan müdahil olalım. Önce üniforma meselesi: Tevhid-i Tedrisat‘tan bugüne üniformalar revizyona uğradı. Kara ilkokul önlüklerini sanırım bu yazıyı okuyan herkes biliyordur, hiç değilse fotoğraflardan görmüştür. Daha evvelinde liselerde kız öğrenciler de aynı önlüğü giymekteydi malum. Hatta devrin kız öğrencileri arasında hayli meşhur olan “sepet sepet yumurta” kabilinden bir başka hatıra defteri klişesi de “siyah önlükle başarılar, beyaz gelinlikle mutluluklar”dı. Hani ya bir de “Şapka Devrimi” yapmıştık ya, ortaokul ve liseye giden erkek öğrenciler de kasket takmak zorundaydı. Yeni kuşaktan buna vakıf olanların sayısı orijinal Hababam Sınıfı‘nı okuyanların sayısına denktir diye tahmin ediyorum. Uygulama devam etseydi bizde de belki Angus Young (AC/DC) ya da Rick Nielsen (Cheap Trick) gibi rockstarlar olurdu bugün, kimbilir.
Adına Öğrenci Andı ya da Andımız denilen ve kimileri tarafından kutsal/değiştirilemez kabul edilen ezber metninin ise durumu hayli ilginç. Reşit Galip‘in zamanında yazdığı andın bugün okunup okunmadığından şüpheliyim. Zira dönem dönem anda ekleme çıkarma uygulanmış: >>29 Ağustos 1972 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan İlkokullar Yönetmeliği’nde andda yer alan “budunumu” kelimesi “milletimi” olarak değiştirilirken, “Türküm, doğruyum, çalışkanım” diye başlayan cümle ile en sonda yer alan “Ne mutlu Türküm diyene” cümlesi eklendi.<< Yani 1933′ten 1972′ye ~40 sene, Atatürk’ün bu meşhur sözleri olmadan okunmuş bu and. Bir de bu değişikliğin 12 Mart Muhtırası sonrası, teknokrat darbe hükümetlerinin bir icraati olduğunu eklemekte fayda var. Dönemin Milli Eğitim Bakanı, daha sonra 1. MC ve 12 Eylül hükümetlerinde de çeşitli bakanlık görevlerinde bulunmuş.
Yukarıdaki fotoğrafı geçen sene bir kırtasiyede çekmiştik. Okul Yasası adında böyle bir metin resmi değildir sanıyorum. Akıllı kırtasiye üreticilerinin birinin icadı olsa gerek. Öyle görünüyor ki çocukları da birey olarak görüp, doğruları ve yanlışları gerekçeleriyle, nedenleriyle onlara açıklamak yerine; ezber metinler, yasa(k)lar, tabelalar, üniformalar dayatmayı daha çok yapacağız. Resmi uygulamalar değişse bile, cin fikirli başka girişimciler çıkıp buna devam edecek. Çünkü sektör büyük, para tatlı, kar etmek güzel. Her resmi olmayanın sivil, her sivil olanın da özgür olmadığını akılda tutmaya devam ederek, Ece Ayhan’ın o meşhur şiirini okumakla yetinelim şimdilik.