Gerçek boyutlardaki bu Gundam heykelini görünce, klişeleşmiş “Japonlar gelecekte mi yaşıyor?“, “Japonya Batının da batısı mıdır” ya da “kim Garptedir kim Şarktadır?” sorularını tekrar düşündüm. Ve bunların ne önemi olduğunu da. “Japonlar geleneklerine bağlı o yüzden başarılılar” diye diye kendilerini efsunlayan yurdum modernistlerini ve muhafazakarlarını ve bunların arasından çıkıp da tarihsel kişiliklerden başka heykel dikmeyi bilmeyen yöneticilerimizi de düşündüm guruba karşı. Buyrun gene bir klişe daha size: Modern-geleneksel çatışması! Hangisiyle daha başarılı olunur? Yanıbaşımızda çökmekte olan baskıcı rejimler ve tüm dünyada çökmese de hayli hasar gören küresel sistem var iken üstelik. Peki hangisiyle bu gezegen daha çok yaşar?
Sonra Lost in Translation‘ı da düşündüm ister istemez. Zira heykelin kaidesinde Green Tokyo diye bir ibare mevcut, belli ki bir dertleri var bunu yapanların. Lakin frenkçe kaynaklarda bunun ne olduğuna dair bir şey bulmak mümkün değil çünkü herkes zahirin derdine düşmüş. Tokyo’nun2016 olimpiyat şehri adaylığıyla bir ilgisi var gibi görünüyor. “Yeşil olimpiyat için Yeşil Tokyo” gibi özetlenebilir. Otomotivden askeriyeye teknolojik şeyleri Gundam’la bağlama meraklısı Japonlara sormak lazım bu nasıl çevrecilik diye. Milyonlarca plastik figürü, tüm o animelerin içinde satıldığı her 5-10 senede bir çöp sınıfına erişecek olan data saklama formatlarını, akla hayale gelmeyecek kadar çok/saçma sapan marşandizi ve tüm bu ürünlerin paketlemelerini de hesaba katarsak yapılan tüketim hayli ürkütücü aslında. Animeleri ve konsol oyunlarını üretmek, dağıtmak/ indirmek ve tüketmek için harcanan enerjinin de hiç de azımsanacak kadar olduğunu sanmıyorum. ~3,9 milyar $ geliri ve 205,5 milyon $ net kârı ile sektörün devi Namco Bandai sırf Gundam franchise’ıyla her yıl ~50 milyar yen (~520 milyon $) gelir elde etmekteymiş. Pek tabii Japon Zaibatsuları ve Otakuları sorgularken dönüp önce kendimize bakmalıyız. Nerd tüketimini minimuma indirmemiz, o çok cici görünen ayılıp bayıldığımız oyuncakları alırken iki kere düşünmemiz gerekiyor. Yeni bir anime yeni bir oyun açmadan evvel, ekran karşısında geçirdiğimiz anların sadece kendi vaktimizden değil gezegenimizinkinden de çaldığını hatırlamamızın da faydası olur sanki. Aksi halde gün gelecek belki son bir kez Rindlerin Akşamı okumaya bile fırsat bulamayacağız.
Hamiş: Entipüften bir pop robota çok mu anlam yükledim? MJ’in ardından yazılan çizilenin yanında ne ki.
1978 yılında Yener Süsoy, Hulusi Tunca ve Sami Başaran tarafından hazırlanmış, dönemin müzisyenlerinin kısa tanıtımlarını içeren bir ansiklopedicik. Giriş yazısı Orhan Boran’ın. Müzisyen isimleri soyada göre alfabetik dizilmiş, ancak gruplar, sahne adı kullananlar ve soyadı kullanmayanlar da aynı alfabetik sıralama içinde yer bulmuş.
Arap ülkelerinden reklam örnekleri sergileyen Ad Blog Arabia namlı blogda dolanırken, Filistin kategorisine tıklamamla; bir anda, coğrafya tanımaz küresel şirketlerin ve network ajanslarının fantastik reklam evreninden Ortadoğu gerçeğinin kavurucu çölüne ışınlanıverdim. Ekranda beliren error, reklamcılığın olmadığı, belki buna ihtiyaç da duyulmadığı ülkelerin varlığından ziyade, dünyada bir yerde halen hiç de ütopik olmayan bir Yokülke üzerinde yaşayan insanlar olduğu gerçeğini yüzüme vurdu.
Bir haftadır devam eden German Turkish Week’in son günü şerefine dün akşam bir parti vardı, Berlin’deki Amerika Haus’ta (!). Geçerken uğrayayım dedim. Tavuklu pilav veya köfte alternatifli menüsü ve ucuz birası olan kantini gördüm önce. Ama hiç durmadan müziğin olduğu yere doğru yöneldim. Konferans salonundaki ışıklar kapatılmış, sahnede DJ Murat (Berlinden yayın yapan Türk radyosu Metropol FM‘in DJimiş) ve çoğu 30 yaş altı 60-70 kişilik bir grup Gloria Estefan hit’i Conga eşliğinde dans ediyordu. Ben tam duruma uyum sağlama çabasındayken, DJ halayı gazladı, ortam boyut değiştirdi. Sözünü ettiğim breakbeat’ten nasiplenmiş, acid’len beslenmiş Berlin halayı tabiiki…Halay bitince biz de bittik. Çıkarken kapının köşesinde duran flyer’lar arasında yukarıda gördüğünüz Das 1. R’nbesk Festival flyer’ını bulmak büyük sürpriz oldu. Neymiş ne değilmiş artık gidip gördükten sonra yazacağım.
Türkiye Cumhuriyeti’nden 10 yıl evvel Batı Trakya’da bir Türk Cumhuriyeti kurulduğunu biliyor muydunuz? Bir göçmen çocuğu olarak kendi adıma cehaletimden utandım. Ne var ki resmi tarih mitleriyle de örtüşmüyor olsa gerek ilkokul sosyal bilgilerinden üniversite devrim tarihine kadar herhangi bir durakta okutulduğunu hatırlamıyorum.
Günümüz kaynaklarında Batı Trakya Türk Cumhuriyeti olarak anılsa da orijinal adı Batı Trakya Bağımsız Hükümeti / Garbî Trakya Hükûmet-i Müstakilesi imiş. İngilizce’de Gümülcine Cumhuriyeti olarak da geçiyor. Bu çok kısa süreli yönetimin bayrağı olduğu gibi milli marşı da mevcut. Bugün sanıyorum ancak güftesine ulaşabildiğimiz marşın, bestesine de ulaşabilir miyiz diye arattığımda karşıma bakın ne çıktı:
Alttaki da benim favorim. Tekrar bir cumhuriyet kuran olursa bu türkülerden herhangi birinin marş olarak alınması şahsi teklifimdir.