Alternatif sanat fuarı Preview Berlin, eylül sonu geçen sene tasfiye edilen Tempelhof Havaalanı’nda düzenlendi. Fuarda, daha çok genç sanatçıları bünyesinde barındıran küçük ölçekli galeriler işlerini sergileme imkanı buldular. İşlerin, check-in bankoları ve bagaj bantlarının arasına serpiştirilerek, nispeten dağınık bir düzende sergilenmesi, bende bir nevi bit pazarı etkisi yarattığından olacak, oldukça hoşuma gitti.
Dikkatimi çeken işlerden ilki Slovak sanatçı Robert Kunec‘in 1/1 Suicide Bomber yerleştirmesiydi. Kunec bir intihar bombacısının 1/1 boyutta maketini sergilerken, maketin parçalarını birleştirip bir intihar bombacısı yapıp yapmamayı bize bırakıyor. Maket oyuncak metaforu, kitle medyası tarafından çabucak stereotipleştirilen, lanetlenen ve üzerinden bir korku kültürü inşa edilen intihar bombacısının psikolojik derinlikten yoksun algıladığımız veya algılamak istediğimiz şekline işaret ediyor. Beklenmedik bir anda, onlarca masum insanı öldürmek düşüncesinin bize verdiği rahatsızlığın, bir insanın neden intihar bombacısı (medyatik ismiyle intihar komandosu) olmak isteyebileceği üstüne kafa yormaya engel olduğunu söylüyor Kunec. Kunec’in işi “dağdan inme”, “normal vatandaş olarak hayata devam etme” gibi terimlerin gündemde olduğu bu dönemde “terörist kimdir?” sorusu üstüne de tekrar düşünmemiz için bir vesile olursa ne ala…
ATM Gallery (yanı başındaki ATM makinesinden adını alıyor olmalı) Brunnenstrasse’deki küçük ölçekli (hem bütçe hem sergi alanı anlamında) ve bağımsız galerilerden biri. What’s the colour of money?sergisiyle Berlin bazlı sokak sanatçısı EMESS‘in işlerine yer veriyor. “Sokak sanatı neden galeriye giriyor?” tartışmasını kayda değer bulmakla beraber şu anda bir yana bırakıyor ve EMESS’in sanatına odaklanıyorum: EMESS büyük boyutlu stencil’leri seviyor ve ahşap ve bakır gibi malzemelerle açık alan yerleştirmeleri yapıyor. What’s the colour of money? projesinde ise hakim olduğu teknikleri para üstünde uygulamış. İngiliz sterlini, Amerikan doları, İsveç kronu ve Türk lirası gibi paraların üstünde yer bulan önemli şahsiyetlerden stencil portreler çıkartıyor, bunları Beatles, Prince ve Aerosmith’in şarkı sözleriyle bir araya getiriyor ve pop-art bir üslüpla boyuyor. Parayı varolan yan anlamlarından biraz soyutlayarak paranın pop bir obje olarak hayatımızdaki yerini ve günlük yaşamda parayla olan ilişkimizi sorguluyor. EMESS’in estetik duruşu sokak sanatının pop-art, Dada ve konstruktivizm gibi ekollerde yatan köklerini görünür kılması adına da dikkat çekici. Birbirinden tümüyle alakasız iki çağrışım ise sergiyi gördüğümden beri zihnimde yer etti: İlki artık ciddi bir mercandising işine dönüşmüş Obey ve müsebbibi, sanatçı Shepard Fairey. İkincisi izlemeyenlere şiddetle tavsiye edilen Scorcese’nin büyük eseri The Color of Money.
Belki dikkatinizi çekmiştir, İstanbul’da bu sonbahar ciddi bir sanat hareketliliği var. Bunda Bienal’in etkisi tabiiki büyük. Maalesef daha görme şansım olmadığı için nitelik hakkında yorum yapamıyorum, ama sergi ve festival niceliği heyecan verici.
Berlin’de de durum aşağı kalır değil. Eylül sonu vuku bulan “büyük” sanat fuarı Art Forum, beraberinde bir çok Anti-Art Forum, Anti-Anti Art Forum sergisinin de açılmasına imkan verdi. Eş zamanlı olarak bir çok irili ufaklı, sermaye destekli ve desteksiz galeriler de ürünlerini görücüye çıkardılar. Bütün bu sanat curcunası yan etkinlikleri, bittabii pek sevilen açılışları ve partileriyle şehirde yoğun bir sanat trafiği yarattı. Bu sürede genç çağdaş sanat adına iyi işler görme şansım oldu. Az biraz gecikmeyle de olsa bunlardan dikkate değer olanları yazayım istiyorum. İlgi ve alaka için şimdiden teşekkür ederim.
Bir haftadır devam eden German Turkish Week’in son günü şerefine dün akşam bir parti vardı, Berlin’deki Amerika Haus’ta (!). Geçerken uğrayayım dedim. Tavuklu pilav veya köfte alternatifli menüsü ve ucuz birası olan kantini gördüm önce. Ama hiç durmadan müziğin olduğu yere doğru yöneldim. Konferans salonundaki ışıklar kapatılmış, sahnede DJ Murat (Berlinden yayın yapan Türk radyosu Metropol FM‘in DJimiş) ve çoğu 30 yaş altı 60-70 kişilik bir grup Gloria Estefan hit’i Conga eşliğinde dans ediyordu. Ben tam duruma uyum sağlama çabasındayken, DJ halayı gazladı, ortam boyut değiştirdi. Sözünü ettiğim breakbeat’ten nasiplenmiş, acid’len beslenmiş Berlin halayı tabiiki…Halay bitince biz de bittik. Çıkarken kapının köşesinde duran flyer’lar arasında yukarıda gördüğünüz Das 1. R’nbesk Festival flyer’ını bulmak büyük sürpriz oldu. Neymiş ne değilmiş artık gidip gördükten sonra yazacağım.
Hayır hiç şakacı bir adam değildi benim gözümde David Carradine. Şakaya hiç gelemezdi hatta…
03.06.2009 gecesi, David Carradine son filmi Stretch’in çekimleri için gittiği Bangkok’taki otel odasında ölü bulundu. Tayland ulusal polis yetkilisi Korgeneral Vorapong Çuvpreça, boynunda ve cinsel organında sarılı perde ipiyle dolaba asılı halde bulunan Carradine’ın intihar etmişe benzemediğini belirterek, “oyuncunun, tek başına uyguladığı bir cinsel fantezi kazasının kurbanı olabileceğini” kaydetmiş. Çok vahim bir iddia…Otopsi sonuçları üç haftaya kadar belli olacak. Ama eğer iddialar haklı çıkarsa umarım Carradine sadece ölüm şekliyle hatırlanmaz. Rabbim kimseyi bu hallere düşürmesin diyor, herkesi 2 dakika 25 saniyeliğine yukarıdaki Kung Fu jeneriğini izleyerek saygı duruşuna davet ediyorum.
Kreuzberg’de bir billboard. Lezbiyen ve Geyler Dernekleri Birliği’nin Saygı Göster kampanyası için hazırlanmış.
Peki ama neden önce Türkçe, sonra Arapça ve Almanca? Çünkü Türkler ve Araplar eğitimsiz, ilkel, homofobik ve hoşgörüsüz…
Bu kampanya gey bir arkadaşımın Berlin’de hemen farkettiği bir durumu hatırlattı bana. Berlin dünyada gey nüfusunun en yoğun olduğu şehirlerden biri. Belediye başkanı Klaus Wowereit da gey. Burada geyler bir azınlık değil, bu nedenle bir azınlık psikolojisine sahip değiller. Kendi içlerinde ciddi gruplaşmalar var. Irkçı ve yabancı düşmanı geyler dahil olmak üzere. Bu da geylerin, göçmenler konusunda daha duyarlı olmaları beklenirken, oldukça ayrımcı bir kampanya yürütmelerine sebep olabiliyor.
mcfurniture okul arkadaşım Michael Voigtländer‘in güncel projesi. “Sadece tüketmek değil, katkı da sağlamak” projenin motto’su. mcfurniture tasarımlarında, McDonalds tabletleri ve çöpten bulunmuş krom kaplamalar kullanılıyor. Mobilyalar seri üretime açık değil, ancak özel sipariş alınabiliyor. Onun da bir koşulu var: Müşterinin sipariş ettiği mobilyada kullanılmak üzere tabletleri McDonalds’tan çalıp getirmesi lazım.
Isabella Rossellini ne yapıyor bu aralar diye merak ediyorsanız, söyleyeyim hemen. Kendisi yeşil porno işine girmiş…
Green Porno Sundance Channel’da iki sezondur yayınlanan ve her biri ikişer dakikalık filmciklerden oluşan bir kısa film serisi. Yazan, yapan ve yöneten Rossellini’nin bizzat kendisi. Her bölümde bir hayvanın seks hayatını konu alıyor ve bunu son derece stilist bir formda görselleştiriyor. İtiraf etmelyim ki, Green Porno, sanatsal yaratıcılığıyla benim son zamanlarda en çok kıskandığım proje oldu. Salyangoz, arı ve balina favori bölümlerim. Herkes kendine göre olanı seçsin.