hamdolsun raks ediyoruz

19 Ocak 2010 | Yazan: ozan | Kategori: kültürfizik, müzik | Etiketler: , | Yorum yok »

Ritim oyunlarına taktık şu ara. Guitar Hero ve Rock Star‘dan sonra işin özüne dönüp DDR (Dance Dance Revolution) oynayayım dedim. Dedim ama buna dans pedi de lazım. Nerde vardır, ne kadardır diye ped aranırken şunu bulduk: Dance Praise. Bildiğin aynı dans oyununun, müzik olarak sadece Christian Pop/Christian Rock vs. içeren evanjelik versiyonu. Bu WASP arkadaşların müzik, dans, oyun ve neredeyse hemen her yeni şeyi önce “şeytan icadı” diye yaftalayıp, ardından kendilerine adapte etme çabalarına hayranım doğrusu. İnancı, imanı dijitale dökme işi bu sefer yapımcı firmanın adından sloganına her yere yansımış: Digital Praise, Inc. (Dijital Şükür A.Ş.), Glorifying God Through Digital Media” (“Dijital Medya Yoluyla Rabbimize Övgü”). Dance Praise‘in türkçesine de yazının başlığını uygun görüyorum. Acaba başka örneği de var mıdır diye arattığımda Dance Dance Resurrection‘a ulaştım. Görseller de onun. Ama bu feci halde dalga geçilmiş izlenimi yarattı bende. Öyleyse bile daha dürüst, daha yaratıcı, daha orijinal bir çalışma olmuş. Özellikle imanlı Amerikan teyzelerin rock’n'roll’da hep şikayet ettikleri backmasking tekniğini kullanarak oyunda çalan şarkılarla mesaj vermeleri pek manidar bir de.


21. Yüzyılın Kültürüne Dair

15 Ocak 2010 | Yazan: ozan | Kategori: ahval ve şerait, müzik | Etiketler: , , | Yorum yok »

Geçtiğimiz günlerde yurdumuzun değişik yörelerinde yaşanan linç girişimleri hepinizin malumudur. Bu tip olayların ardından gelen/gelebilecek “münferit vaka”, “duyarlı vatandaşlar”, “büyütülecek bir şey değil” ve benzer türlü klişe açıklamayı da daha söylenmeden tahmin edebiliyoruz zaten. Manisa’da Romanlara yapılanların ardındansa ilk defa ezbere bilmediğimiz bir açıklama geldi, 21. yüzyılda göçebeliğin insana yakışmayacağı söyleniyordu devletin yereldeki en yetkili ağzından. Açıkçası şaşırdım. Eğer Romanlara karşı alınan tavrı salt kaba bir milliyetçilikle açıklayacaksak bu nasıl bir milliyetçilikti ki hep övündüğü Türklüğünün en eski özelliğinden vazgeçmek gerektiğini söylüyordu? Dört nala Uzak Asya’dan gelenler biz değil miydik de şimdi kime akıl veriyorduk?

Ama işin trajikomik boyutu burada bitmiyor: Son kalan göçer Yörük/Türkmen aşireti olan Sarıkeçililer de senelerdir türlü şekillerde, gerek yasalar ve resmi makamlar gerekse bizzat vatandaşlar tarafından mağdur ediliyor. (1, 2, 3) Bize hep anlatılan atalarımıza halen en benzeyen olmaları maalesef bir şeyi değiştirmiyor. Çoğunluğa benzemek gerekiyor, tektip olmak gerekiyor. Olunmadığında, aksi olunduğunda kimi vatandaşlarımız çok alınıyor, zaman zaman da şok ve cinnet geçiriyor. Öyle ki bazen yasadan, kanundan önce siviller kendileri adalet dağıtmak istiyor. Kimileriyse Manisa’daki olaylardan sonra, daha önceki bir çok olayda bizzat bu “adalet dağıtma” işine soyunanlar arasında Roman vatandaşlarımızın da bulunduğunu adeta onayarak, överek ifade etti. Entegrasyon tam da böyle bir şey olmalı! Fakat başka azınlığın olmadığı yerde, böyle çabalar da namümkün, zira etnik olarak çoğunluktan olan bir “azınlık” dahi adaletsizlikten payına düşeni alıveriyor.

***

Ajanslardan elim havadisleri takip ederken, Kultur Shock’un yeni albümü Integration‘ı (Entegrasyon) edinmemle olaylara başka açıdan da bakmaya başladım. Kultur Shock Roman-Amerikalı ve tam da adı gibi bir müzik grubu. Kayıtlara tür olarak “Gypsy Punk” diye geçse de Gogol Bordello’yla farklarını izah etmek adına “Balkan Metal” diyelim. Bu albümün şimdiye kadar yaptıklarından farkı, artık yüzlerini gelenekselden ziyade iyiden iyiye günümüze dönmüş olmaları. Dünya gündemini en iyi takip ve analiz edebilmiş bir başyapıtla karşı karşıyayız. Entegrasyon ve alametifarikaları olan kültür şoku zaten demirbaşlarından. Üstüne üstlük bu sefer kendi ürettikleri bu yeni müzik ve kültüre karşı da bir farkındalık da geliştirmişler. Son bir kaç senedir giderek artan (ve bizde de iyiden iyiye hissedilen) Batılı Beyaz Adam’ın “Balkan seviciliği”nin gerçek yüzünü teşhir ediyorlar. Kultur Shock bu albümde Batı için Müslümanlar, Araplar, Siyahlar, Meksikalılar, Türkler ve Romanlar’ın ortak anlamını herkese gösteriyor: Öteki.

Öteki’nin anlamı, yeri ve zamanına göre değişse de “Öteki olma”nın anlamı ve aslında dini/siyasi/etnik/ulusal ve hatta artık “ulusüstü” (ör: Avrupalı) kimlikler yaratılırken hep bu Öteki’ye duyulan ihtiyaç nedense halen sürüyor, hiç tükenmiyor. Dolayısıyla en tektip olduğumuz an bile içimizden birilerini Öteki ilan edeceğiz. Ki her Öteki için de karşısındaki diğeri esas Öteki olan. Buradan bakıldığında bizim için “ahlakını almayalım” dediğimiz Avrupalı da bunlardan biri. Romanların makus talihiyse zaman ve mekandan bağımsız, her coğrafyada herkesin ötekisi olmaları.

***

Kultur Shock – Ör Duvarı!

Herkes futbolu, herkes Fransa’yı
Fransa da sever kendi Afrikalısını
Eğer isyan ederse biter işin gırgırı
Neden hepsi olamaz sanki
Zinedine Zidane gibi?
Herkes dans ediyor Balkan folk
Herkes kültürleniyor, herkes şok!
Severler yeteneğimizi
ve artistliğimizi
Ya bizi?
O kadar çok ki!
Herkes hastası herkes böreğin
Pek seveni yok Mustafa’nın, Ali’nin
Kebap, döner ve işkembe
Postaya verin, gelmeyin İsviçre’ye.

Herkes futbolu, herkes Fransa’yı
Fransa da sever kendi Afrikalısını
Eğer isyan ederse biter işin gırgırı
Neden hepsi olamaz sanki
Zinadine Zidane gibi?

Ne güzel mavi gökleriniz,
sarı ekinleriniz
ve mor dağlarınız majeste,
bereketli ovalarınız üstünde
Amerika Amerika* la la la

Hergün Meksikalı besler
ve hergün inşa eder
Amerika’yı,
işlerini bitirince
at hepsini dışarı!
Ör duvarı ör duvarı!

Ör duvarı
Ör duvarı!

Herkes dans ediyor Balkan folk
Herkes kültürleniyor, herkes şok!
Severler yeteneğimizi
ve artistliğimizi
Ya bizi?
O kadar çok ki!

Herkes hastası herkes böreğin
Pek seveni yok Mustafa’nın, Ali’nin
Kebap, döner ve işkembe
Postaya verin, gelmeyin İsviçre’ye.

~ ~ ~

*Bu kısmı dinlerken Celal İnce‘yi hatırladım.


Tarantino’dan önce

12 Ekim 2009 | Yazan: ozan | Kategori: film, müzik | Etiketler: , , , | 1 Yorum »

Tarantino’dan önce, tabii ki Yeşilçam vardı! Hem Bang Bang‘i hem de spagetti westernleri ondan önce keşfeden… Neden bilmem, Karaca’nın böyle bir Bang Bang aranjmanı olduğuna pek inandıramıyorum kimseyi. Belli ki Cher/ Dalida / Nancy Sinatra/ Ajda ve hatta Kill Bill yüzünden bir “kadın şarkısı” olarak yer etmiş kafalarda, dolayısiyle bir yakıştıramama mı oluyor acaba? Oysa Stevie Wonder, Frank Sinatra, Paul Weller gibi bir çok erkek vokal de şarkıyı kaydetmiş. Bunun dışında Türkçe’de bir de tabii Gönül Tecer’in farklı aranjmanı Dan Dan var.

kovboy1kovboy2

Filmin kendisi ayrı şahane yalnız. Karaca’nın hiç görmediğimiz oyuncu yanıyla karşılaşıyoruz. Yönetmeni Yücel Uçanoğlu için, hemen her dönemin furyasına uygun işler yapmış desek yanlış olmaz. Dram ve aventürle başlayan kariyerine western, polisiye ve tarihi filmleri de sığdırdığı kadar, 70′lerdeki erotik ve arabesk furyalarını da ıskalamamış. Ve tabii 80′li yıllara dair aklımıza gelen ne varsa yine yönetmenin filmografisinde mevcut. Herşeyden önce Ahu Tuğba var: Kumar (1988), Evcilik Oyunu (1988), Yağmur Altında Bir Kedi (1989), Acı Yıllar/Lekeli Melek (1989), Aşk Üçgeni (1990), Suçumuz Kadın Olmak (1989), Akdeniz Güneşi (1990). Sonra Küçük Ceylan, Tarık Tarcan ve elbette Yaşar Alptekin, hem de en unutulmaz performansıyla: Salıncakta Üç Kişi! Son olarak tv dizileri çekmiş, ki aralarında şimdiden absürd klasikler arasına girmiş olan İyi Aile Robotu (Babür) de var.

Esas filmimize dönersek; umarım tez zamanda, biraz Cem Yılmaz’ın Yahşi Batı’sının da rüzgarıyla, tüm Yeşilçam westernleri artık DVD’ye basılır. Hem Quentin’in de izleyip, bir dahaki sefere bize de bir gönderme yapma fırsatı olur, fena mı?


Derviş Zaim’den rock belgeseli

26 Temmuz 2009 | Yazan: ozan | Kategori: film, müzik | Etiketler: , , , | Yorum yok »

Derviş Zaim Rock Around the Mosque (1993) ile 90′lar Türkiyesi’nin “Rock Cemaati”ne dair bir portre sunuyor bize. Aslında bize de değil Batılılara daha çok. Türk Rockçısının çileli yaşamı filmin ana konusunu teşkil ediyor. Astoronot Dali arşiv kayıtları, genç/hippi Murat Ertel’le söyleşi, Erkin Baba konseri ve Metin Demirhan’ın MegaMetal fanzini filmin bonusları. Ve tabii ki daha önce de değindiğimiz, 90lar olmazsa olmazlarından, “Türkiye’de yaşayıp Türkçe söyleye(meye)n yabancı şarkıcı” da filmde mevcut. Muhtemel ki filmde sıkça dillendirilen “Türkçe Rock olur mu olmaz mı?” tartışmasına ve film boyu gördüğümüz İngilizce söyleyen/coverlayan Türk gruplarına muhteşem(!) bir tezat örneği olarak verilmiş.

Bir de bu yazıyı yazarken öğrendiğim, yönetmenin aşağı yukarı bu filmi çektiği zamanlarda (1994) Warwick’te kültürel incelemeler masterı yaptığı bilgisi de filme dair yeni bir bakış -dilerseniz önyargı deyin- kazandırdı bana (:  Filmin yanına, yine aynı tarihlerde (1993-95) Ali Akay vd’nin yaptığı ve yayınladığı bir çalışma olan İstanbul’da Rock Hayatı katık edilebilir. Bir başka alternatifse Güven Erkin’in 1980′den Günümüze Türkiye’de Rock yazıları. Haliyle akademinin kaygılarından ve sıkıcı üslubundan uzak, daha şurup şeker bir içeriği var.

Neyse bu değin spoilerdan sonra halen izleyebilirseniz buyrun:
(O kadar anlattık sonunu da söyleyeyim madem; Türkçe Rock oluyor!)


Pop içinde üst kültür

10 Temmuz 2009 | Yazan: ozan | Kategori: müzik | Etiketler: , , , | Yorum yok »



Başlık yeteri dozda açıklama ve tezatı ihtiva etse de iki kelam daha edelim. Yıllar yılı Eurovision/Opera için yapılan “Batılı gibi görünerek Batı’ya kendimizi sevdirme çabası” analizleri eksik/hatalı kalıyor. Görüldüğü gibi benzeri örneklerle birlikte düşünüldüğünde bundan daha öte bir durum var. Popüler ve burjuva olanın kendini üst kültüre yamama çabası diyelim. Ve elbette sadece bize ait değil bu. Yoksa Rock me Amadeus neydi ki? Ya da önüne gelen metalcinin klasik müzik “coverlaması” filan. Bugün niye AVM’lerde resim sergileri yapılıyor ise seksenlerde de bu şarkılar o yüzden yapılmıştır. Altını tekrar çizelim: Gayet sınıfsaldır.


8-bit baglamas

10 Temmuz 2009 | Yazan: ozan | Kategori: müzik | Etiketler: , , , | 1 Yorum »





Pek karanlık bir yazı, hem de yaz ortası

02 Temmuz 2009 | Yazan: ozan | Kategori: güncel sanat, illustrasyon, müzik | Etiketler: , , , , , | Yorum yok »

Lütfen güneş gözlüklerinizi ve üzerinizdeki
diğer modernite alametlerini çıkarınız,
aksi halde görme güçlüğü çekebilirsiniz.

En sevdiğim ikinci çizgiroman insanı Alan Moore’un nesir şiir/spoken word kategorisinde 2000′ler başında yaptığı bir miktar kayıttan biri. En sevdiğim çizgiroman insanı Warren Ellis‘in Twitterında rastladım, Blip.fm‘inde çalmış. Beğenenler yine Moore ve Tim Perkis’in kaydettiği The Highbury Working’in (2000) birinci bölümü Lady That’s My Skull ve Snakes and Ladders‘tan (2003) bir kupleyle yaz günlerini karartmaya devam edebilir.

Bu kayıtlar Moore, Perkis ve Bauhaus basçısı David J‘den mürekkep The Moon and Serpent Grand Egyptian Theatre of Marvels performans ve okültist grubunun eseri. Ekibin 3 kaydı daha bulunuyor: Aynı adlı kayıt (1996), The Birth Caul (1996) ve Angel Passage (2001). En son çıkardıkları üç albümün özel basım kapak, booklet ve CD görselleri John Coulthart‘ın kişisel sayfasında mevcut. Hatta Coulthart Cafepress‘ten bu işlerinin basılı olduğu t-shirt, çanta, mug vb bir miktar ıvır zıvırı da satışa sunmuş. Ne yazık ki tüm bu marşandize ve yukarıdaki videokliplere oranla albümlere aynı kolaylıkta ulaşmamız mümkün değil. Görsel bir çağdayız, sesin görseli de sesin kendisinden daha ulaşılabilir, malum.

Küçük bir tivitten (tweet) yola çıkarak kayıtlarla beraber tanıma şerefine nail olduğum Tim Perkis ise 80′lerden bugüne hız kesmeden devam etmiş bir elektro-improvize müzik icracısı. Aynı zamanda bilgisayar ağı müzik grupları The Hub ve League of Automatic Music Composers’ın kurucularından.

Alan Moore’un bu performansları dışında da kayıtları var elbet. Hatta bilfiil müziğin içinde yer almışlığı da var. Üstelik hiç de fena değilmiş! 80lerde yine David J ile birlikte kurduğu The Sinister Ducks grubundan günümüze kalan 2,5 dakikalık single kaydı The March of the Sinister Ducks‘ı (1983) dinleyince bana hak vereceksiniz. Bu gruptan hemen sonra David J’in Alan Moore başyapıtı V for Vendetta üzerine bestelediği aynı adlı EP’si (1984) geliyor.  EP’de yer alan, V’nin kendi şarkısı This Vicious Cabaret‘yi şuradan dinleyebilirsiniz. Alan Moore – David J dostluğu/ortaklığı Ducks ve Marvels’tan sonra da devam etmiş. Son olarak Moore, J için Leopardman at C&A adlı şarkıyı yazmış, ne var ki şarkı Detroit’li Garage Punk grubu The Dirtbombs’un We Have You Surrounded albümünde yer bulabilmiş. İçinde Moore ismine rastladığımız diğer kayıtlar da yine bir şekilde Moore’un dünyasından, okültten, büyüden ve çizgiromanlarından izler taşıyan işler.

“İki saattir konuşuyoruz bir kere Peter Murphy demedik” diyenler varsa haklarını teslim ediyorum. Atalarımızdan (Roll) öğrendiğimiz gibi Türkiye sınırları dahilinde Bauhaus deyip de örf ve adetlerimiz gereği Ankaralı Murphy‘i anmamak olmaz. Tüm bu okuduğunuza sebepti madem, yine başa dönelim: Peter Murphy’nin de artık bir Twitter hesabı var. Tivitlerinde de görebileceğimiz üzre kendisi şu an grubuyla turnede ve yine ne yazık ki Ankara’yı, İstanbul’u kapsamıyor bu turne. Bu yazıyı okuyan sevenleri bir tivitlese de buralarda konser vermeyi düşünüyor mu bir sorsa diyorum. Aman ha David J filan demeyin, kızar mızar, hiç izleyemeyiz sonra, neme lazım.


Türk Pop Ansiklopedisi

25 Haziran 2009 | Yazan: ozan | Kategori: müzik | Etiketler: , , | Yorum yok »

1978 yılında Yener Süsoy, Hulusi Tunca ve Sami Başaran tarafından hazırlanmış, dönemin müzisyenlerinin kısa tanıtımlarını içeren bir ansiklopedicik. Giriş yazısı Orhan Boran’ın. Müzisyen isimleri soyada göre alfabetik dizilmiş, ancak gruplar, sahne adı kullananlar ve soyadı kullanmayanlar da aynı alfabetik sıralama içinde yer bulmuş.


Das 1. R’nbesk Festival

14 Haziran 2009 | Yazan: can | Kategori: müzik | Etiketler: , , , | Yorum yok »

rbeskparty01 rbeskparty02

Bir haftadır devam eden German Turkish Week’in son günü şerefine dün akşam bir parti vardı, Berlin’deki Amerika Haus’ta (!). Geçerken uğrayayım dedim. Tavuklu pilav veya köfte alternatifli menüsü ve ucuz birası olan kantini gördüm önce. Ama hiç durmadan müziğin olduğu yere doğru yöneldim. Konferans salonundaki ışıklar kapatılmış, sahnede DJ Murat (Berlinden yayın yapan Türk radyosu Metropol FM‘in DJimiş) ve çoğu 30 yaş altı 60-70 kişilik bir grup Gloria Estefan hit’i Conga eşliğinde dans ediyordu. Ben tam duruma uyum sağlama çabasındayken, DJ halayı gazladı, ortam boyut değiştirdi. Sözünü ettiğim breakbeat’ten nasiplenmiş, acid’len beslenmiş Berlin halayı tabiiki…Halay bitince biz de bittik. Çıkarken kapının köşesinde duran flyer’lar arasında yukarıda gördüğünüz Das 1. R’nbesk Festival flyer’ını bulmak büyük sürpriz oldu. Neymiş ne değilmiş artık gidip gördükten sonra yazacağım.


Garbî Trakya Cumhuriyeti

09 Haziran 2009 | Yazan: ozan | Kategori: müzik, tarih | Etiketler: , , , | Yorumlar kapalı

800px-flag_of_trwtsvg

Türkiye Cumhuriyeti’nden 10 yıl evvel Batı Trakya’da bir Türk Cumhuriyeti kurulduğunu biliyor muydunuz? Bir göçmen çocuğu olarak kendi adıma cehaletimden utandım. Ne var ki resmi tarih mitleriyle de örtüşmüyor olsa gerek ilkokul sosyal bilgilerinden üniversite devrim tarihine kadar herhangi bir durakta okutulduğunu hatırlamıyorum.

Günümüz kaynaklarında Batı Trakya Türk Cumhuriyeti olarak anılsa da orijinal adı Batı Trakya Bağımsız Hükümeti / Garbî Trakya Hükûmet-i Müstakilesi imiş. İngilizce’de Gümülcine Cumhuriyeti olarak da geçiyor. Bu çok kısa süreli yönetimin bayrağı olduğu gibi milli marşı da mevcut. Bugün sanıyorum ancak güftesine ulaşabildiğimiz marşın, bestesine de ulaşabilir miyiz diye arattığımda karşıma bakın ne çıktı:

Alttaki da benim favorim. Tekrar bir cumhuriyet kuran olursa bu türkülerden herhangi birinin marş olarak alınması şahsi teklifimdir.