Ahlak Bakanlığı

15 Ağustos 2009 | Yazan: ozan | Kategori: tarih | Etiketler: , , , | Yorum yok »

Yukarıda gördüğünüz kitap, Safi Dümer’in 27 Mayıs’ın hemen ertesinde (Temmuz 1960) yayınlanmış manzumeler toplamından oluşmaktadır.  Yazar (şair diyemedim) kavramın doğası gereği hayli didaktik yazmakla beraber kendi kafası da hayli karışık gibi duruyor. Manzumeler için idealist/ahlakçı/özgürlükçü/muhafazakar/aydınlanmacı/popülist/milliyetçi sıfatları sayılabilir. Tüm bunların hepsi bir arada nasıl oluyor dediğimiz noktada ise aslında dönemin hakim fikriyatını anlamak mümkün oluveriyor. Sanıldığının aksine sadece “devlet partisi”nin politikalarını kastetmiyorum. Bilakis, onun içinden çıkıp, ona muhalefet eden partilerin de onunla benzeştiği ve kimi yerde ondan aldıklarını misliyle tekrar ürettiği noktaların altını çizerek yeniden düşünmeyi öneriyorum.

Safi Dümer’in bir diğer kitabı ise Ahlaklılar Ahlaksızlar. Kitap sırf ismiyle bile kendisinin ne kadar sıkı bir ahlakçı olduğunun kanıtı adeta. Yazarın en ilginç çalışması şüphesiz ise İstanbul mu Fatih Mehmet mi? Ankara mı Atatürk mü? adlı eseri. Çalışma dedim çünkü kitap sınırlarını aşan bir uğraş söz konusu gerçekten. Sıklıkla “İstanbul mu? Ankara mı?” “Fatih mi? Atatürk mü?” gibi yanlış adlarla geçen bu kitap aslında iki şehri ya da iki Türk Büyüğünü karşılaştırmıyor. Ben de başta böylesi bir yanılgıya düşmüştüm. Meğer ki Dümer, her iki şehrin de adlarının bu iki isimle değiştirilmesini istiyor imiş. Hatta bu uğurda resmi yollara dahi başvurmuş. Kitap da başlı başına buna dair bir girişim denemesi. Okumadım ama muhtelif gerekçelerini tahmin edebiliyorum. Zira “Okuyun”daki bir manzumesinde Türkçe olmadığı için hayıflandığı yer adları arasında İstanbul’u da sayıyor Dümer.

Safi Dümer’in çelişkileri yazdıklarıyla sınırlı değil. Kendisi çokpartili rejimin ilk muhalefet partisi (1946) olan ve daha sonra DP listesinden milletvekili (1954) seçilecek olan Nuri Demirağ‘ın Milli Kalkınma Partisi‘nde yer alıyor. Partisiz demokrasi/meclis fikrine sahip biri için hayli ilginç bir olay. “İstanbul mu?..” kitabını Celal Bayar’a, “Okuyun”u ise Milli Birlik Komitesi‘ne ithaf ettiğini ise kitaplarının kapaklarından okuyoruz.

“Okuyun” kitabında yer alanları kısaca özetlemek gerekirse Harf ve Kılık-kıyafet gibi devrimlerinin savunusu ile okuma seferberliği, dinde reform ve kalkınma istekleri başta gelen konular. Bunun dışında siyaset ve hukukta da hayli ilginç(!) önerileri var yazarın. Cehaletten ileri geldiğini düşündüğü kan davalarına karşı çıkarken, bir başka manzumesinde adam öldürenin cezasının yaş ve ruhsağlığı durumuna bakılmaksızın idam olması gerektiğini savunuyor. Yahut çarşaf, peçe gibi kıyafetlere karşı çıkarken kadınların namusunu da çeşitli vesilelerle dert edinmekten geri durmuyor. Batılılaşmayı savunuyor ama Türkçe dışında isimlerin kullanılmasına ya da gençlerin Batının ahlaksızlığına kapılmalarına da hayli bozuluyor. (Söylem tanıdık geldi mi?) Demokrasi ve özgürlükleri savunuyor ama asla tam özgürlük diye bir şey olamayacağını söylemeyi de ihmal etmiyor. Bu da yetmiyor, siyasi parti kavramına karşı çıkıp partisiz bir meclis kurulmasını öneriyor. Sümerler pek tabii Türk’ten sayan yazar, “içimizdeki düşman”larıysa en tehlikeli addediyor. Gecekondu yapımına karşı değil örneğin, ancak sabıkalı ve dilencilerin şehirlerden atılmaları -evet atılmaları!- gerektiğini savunuyor, hatta sağlıklı dilencileri Türklüğün haysiyetini rencide etmekle suçluyor. Beri yandan hamallara acıyor ve “eşek gibi semer takmalarını” içine sindiremiyor, kurtulmalarını istiyor. Kurtulunca ne yapacaklar ya da o işi kim yapacak, belli değil tabii. Köylüler büyükşehirlere gelmesin isteniyor, bunun için de köyleri küçük şehirlere dönüştürme önerisi getiriliyor. Beri yandan on tane otomobil fabrikası gibi bir hedef de koyulmuş fakat o kadar otomobile kim binecek o düşünülmemiş. Ve tabii “memleketi kalkındırmak” için çözüm önerisi olarak sunulan fabrika kurma işi de sermayenin yapmadığı düşünülerek -SSK ve Emekli Sandığı aracılığıyla- emekçiye görev biçilmiş. Unutmadan, bu yazıya ismini de veren, Ahlak Fakültesi ve Ahlak Bakanlığı kurulması gibi Orwellyen önerileri var Dümer’in.

Bir de Robotlar adlı bir manzume daha var ki… Müsadenizle bu manzumeyi bağlamından soyutlayarak, ilk yerli bilim kurgu örnekleri arasında anmak istiyorum.

Robotlar

Robot adamlar görüyorum şimdi her yerde
Yarım asır evvelki adamlar şimdi nerde?

Oynatılan oynanan oyuncak adam yoktu,
Her adamın haysiyeti birbirinden çoktu!

Şeref gitse mezarda alırlardı soluğu!
Şimdi bize kukla bolluğu, robot bolluğu!

Yularından nereye çeksen orada otlar!
Hedef bir tutam ipek mi, ey hissiz robotlar?


Pek karanlık bir yazı, hem de yaz ortası

02 Temmuz 2009 | Yazan: ozan | Kategori: güncel sanat, illustrasyon, müzik | Etiketler: , , , , , | Yorum yok »

Lütfen güneş gözlüklerinizi ve üzerinizdeki
diğer modernite alametlerini çıkarınız,
aksi halde görme güçlüğü çekebilirsiniz.

En sevdiğim ikinci çizgiroman insanı Alan Moore’un nesir şiir/spoken word kategorisinde 2000′ler başında yaptığı bir miktar kayıttan biri. En sevdiğim çizgiroman insanı Warren Ellis‘in Twitterında rastladım, Blip.fm‘inde çalmış. Beğenenler yine Moore ve Tim Perkis’in kaydettiği The Highbury Working’in (2000) birinci bölümü Lady That’s My Skull ve Snakes and Ladders‘tan (2003) bir kupleyle yaz günlerini karartmaya devam edebilir.

Bu kayıtlar Moore, Perkis ve Bauhaus basçısı David J‘den mürekkep The Moon and Serpent Grand Egyptian Theatre of Marvels performans ve okültist grubunun eseri. Ekibin 3 kaydı daha bulunuyor: Aynı adlı kayıt (1996), The Birth Caul (1996) ve Angel Passage (2001). En son çıkardıkları üç albümün özel basım kapak, booklet ve CD görselleri John Coulthart‘ın kişisel sayfasında mevcut. Hatta Coulthart Cafepress‘ten bu işlerinin basılı olduğu t-shirt, çanta, mug vb bir miktar ıvır zıvırı da satışa sunmuş. Ne yazık ki tüm bu marşandize ve yukarıdaki videokliplere oranla albümlere aynı kolaylıkta ulaşmamız mümkün değil. Görsel bir çağdayız, sesin görseli de sesin kendisinden daha ulaşılabilir, malum.

Küçük bir tivitten (tweet) yola çıkarak kayıtlarla beraber tanıma şerefine nail olduğum Tim Perkis ise 80′lerden bugüne hız kesmeden devam etmiş bir elektro-improvize müzik icracısı. Aynı zamanda bilgisayar ağı müzik grupları The Hub ve League of Automatic Music Composers’ın kurucularından.

Alan Moore’un bu performansları dışında da kayıtları var elbet. Hatta bilfiil müziğin içinde yer almışlığı da var. Üstelik hiç de fena değilmiş! 80lerde yine David J ile birlikte kurduğu The Sinister Ducks grubundan günümüze kalan 2,5 dakikalık single kaydı The March of the Sinister Ducks‘ı (1983) dinleyince bana hak vereceksiniz. Bu gruptan hemen sonra David J’in Alan Moore başyapıtı V for Vendetta üzerine bestelediği aynı adlı EP’si (1984) geliyor.  EP’de yer alan, V’nin kendi şarkısı This Vicious Cabaret‘yi şuradan dinleyebilirsiniz. Alan Moore – David J dostluğu/ortaklığı Ducks ve Marvels’tan sonra da devam etmiş. Son olarak Moore, J için Leopardman at C&A adlı şarkıyı yazmış, ne var ki şarkı Detroit’li Garage Punk grubu The Dirtbombs’un We Have You Surrounded albümünde yer bulabilmiş. İçinde Moore ismine rastladığımız diğer kayıtlar da yine bir şekilde Moore’un dünyasından, okültten, büyüden ve çizgiromanlarından izler taşıyan işler.

“İki saattir konuşuyoruz bir kere Peter Murphy demedik” diyenler varsa haklarını teslim ediyorum. Atalarımızdan (Roll) öğrendiğimiz gibi Türkiye sınırları dahilinde Bauhaus deyip de örf ve adetlerimiz gereği Ankaralı Murphy‘i anmamak olmaz. Tüm bu okuduğunuza sebepti madem, yine başa dönelim: Peter Murphy’nin de artık bir Twitter hesabı var. Tivitlerinde de görebileceğimiz üzre kendisi şu an grubuyla turnede ve yine ne yazık ki Ankara’yı, İstanbul’u kapsamıyor bu turne. Bu yazıyı okuyan sevenleri bir tivitlese de buralarda konser vermeyi düşünüyor mu bir sorsa diyorum. Aman ha David J filan demeyin, kızar mızar, hiç izleyemeyiz sonra, neme lazım.